Y Yadigâr DÜNDARKİŞİSEL WEB SİTESİ

Stratejik terazi: Türk dış politikasında Rusya ve AB dengesi

Türkiye, Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana hem Batı ittifak sisteminin hem de komşu coğrafyaların şekillendirdiği bir dış politika izliyor. Ülkenin jeopolitik konumu, Boğazlar'ın kontrolü, enerji koridorları üzerindeki etkisi ve bölgesel güçlerle olan tarihsel bağları, Moskova ile Brüksel arasında sürekli bir denge arayışını zorunlu kılıyor. Bu denge, yalnızca ekonomik veya askeri bir hesap değil; aynı zamanda Cumhuriyet'in kuruluş felsefesinden gelen bağımsızlık vurgusunun çağdaş bir yansıması olarak okunmalı.

Günümüzde çok kutuplu bir dünya düzeninin filizlendiği, enerji fiyatlarının jeopolitik bir silaha dönüştüğü ve bölgesel savaşların sınırları aştığı bir dönemde Türkiye, kendine özgü bir rota çizmeye çalışıyor. Avrupa Birliği ile ilişkiler kronik bir durgunluk içinde, Rusya ile münasebetler ise S-400 krizi sonrası farklı bir boyuta taşınmış durumda. Bu iki eksen arasında kalmanın bedeli ağır, ancak sağladığı manevra alanı da küçümsenemez.

Kemalist dış politikanın temel ilkeleri

Cumhuriyet'in ilk yıllarında şekillenen dış politika anlayışı, "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesiyle özetlenir. Bu ilke, ülkenin barışçıl bir uluslararası düzene olan bağlılığını ifade ederken, aynı zamanda egemenlik ve bağımsızlık vurgusunu da içinde barındırıyor. Atatürk döneminde izlenen denge politikası, Türkiye'nin büyük güçler arasında kendi çıkarlarını korumasının temelini oluşturdu.

Lozan Antlaşması'nın ruhu, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin mimarisi ve Hatay'ın anavatana katılış süreci, bu bağımsızlık anlayışının somut örnekleridir. Kemalist kadrolar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı bloğuna yönelseler de, hiçbir zaman egemenlik haklarından taviz vermeyi kabul etmediler. Bu duruş, NATO'ya giriş sürecinde bile milli ordu ve dış politika bağımsızlığı vurgusunun korunmasıyla kendini gösterdi.

Soğuk Savaş yıllarında Washington ve Moskova arasında sıkışan Türkiye, özellikle 1962 Küba füze krizi sırasında ABD'den bağımsız hareket etme iradesini sürdürdü. Bu miras, günümüzde de dış politikanın kodlarını belirleyen temel referans noktası olmaya devam ediyor. yorumlar sayfasındaki değerlendirmelerde bu tarihsel sürekliliğin izlerini görmek mümkün.

Avrupa Birliği ile ilişkilerin seyri

Türkiye-AB ilişkileri, 1963 Ankara Anlaşması'yla başlayan ve 1999'da aday ülke statüsüyle taçlanan uzun bir yolculuk. Ancak bu yolculuk, Kıbrıs sorunu, demokratik standartlar tartışması ve son yıllarda yaşanan gerilimler nedeniyle büyük ölçüde tıkandı. Müzakere fasıllarının büyük çoğunluğu ya kapalı ya da dondurulmuş durumda; Gümrük Birliği'nin güncellenmesi tartışmaları ise yıllardır sonuçsuz kalıyor.

AB'nin Türkiye'ye yönelik tutumunda, ülkenin nüfus büyüklüğü, ekonomik gelişmişlik farkı ve Hristiyan Demokrat gelenek etkili oluyor. Brüksel, Ankara'yı kimi zaman stratejik bir ortak, kimi zaman da "komşu" olarak tanımlamayı tercih ediyor. Bu belirsizlik, Türk kamuoyunda AB üyeliğine karşı ciddi bir yorgunluk ve güvensizlik biriktirmiş durumda. Uluslararası gözlemciler, bu durumu farklı platformlarda da sıklıkla tartışıyor; big cheshire grin bunlardan biri olarak öne çıkıyor.

Son dönemde yeniden canlanan diyalog sinyallerine rağmen, somut bir ilerleme sağlanabilmiş değil. Vize liberalizasyonu, göç anlaşmaları ve Gümrük Birliği'nin modernizasyonu masada olsa da, taraflar arasındaki güven açığı kapanmış görünmüyor. Bu ortamda Türkiye, AB'ye olan bağımlılığını azaltacak alternatif arayışlarını hızlandırıyor.

Rusya ile stratejik ortaklık ve gerilimler

Türkiye-Rusya ilişkileri, enerji, turizm, savunma ve bölgesel meselelerde iç içe geçmiş karmaşık bir yapıya sahip. 2016'daki uçak krizi sonrası kopma noktasına gelen ilişkiler, hızlı bir normalleşme süreciyle yeniden rayına oturdu. Bugün iki ülke arasındaki ticaret hacmi, Türkiye'nin AB dışındaki en büyük ortaklarından biri konumundaki Rusya'yı öne çıkarıyor.

S-400 hava savunma sistemi alımı, ilişkinin en tartışmalı boyutunu oluşturuyor. ABD ve NATO'nun itirazlarına rağmen tamamlanan bu alım, Türkiye'nin savunma alanında egemen bir tercih yapma iradesini simgeliyor. Ancak aynı tercih, F-35 programından çıkarılma, CAATSA yaptırımları ve Batılı ortaklarla yaşanan teknoloji kısıtlamaları gibi bedelleri de beraberinde getirdi. Bu durum, bağımsızlık vurgusuyla maliyet hesabının iç içe geçtiğini gösteriyor.

Rusya ile bölgesel konularda da hem işbirliği hem de rekabet içeren bir dinamik mevcut. Suriye'de Astana süreci, Libya'da yaşanan gerilimler ve Karabağ'da Türkiye'nin Azerbaycan'a verdiği destek, iki ülkenin çıkarlarının örtüştüğü ve ayrıştığı alanları gözler önüne seriyor. Bu çalkantılı ortamda Ankara, Moskova ile ilişkileri yürütürken Batı cephesini de tamamen kapatmamaya özen gösteriyor.

Bölgesel krizlerde çift yönlü diplomasi

Suriye iç savaşı, Türkiye'nin hem Rusya hem de AB ülkeleriyle aynı anda çalışmasını gerektiren en çetrefil sınav alanlarından biri oldu. 2015-2016 döneminde yaşanan uçak krizinin ardından Astana formatının doğuşu, Ankara'nın Moskova ve Tahran ile birlikte çalışma kapasitesini ortaya koydu. Aynı süreçte ABD, Fransa ve diğer Batılı aktörlerle de koordinasyon kanalları açık tutuldu. Bu çift yönlü yürüyüş, diplomatik kadroların ince ayar gerektiren hamlelerine sahne oldu.

Libya'daki durum, bu çift yönlü diplomasiyi daha da karmaşık hale getirdi. Türkiye'nin Trablus hükümetine verdiği destek, Rusya'nın Hafter saflarındaki etkisine karşı bir denge unsuru olarak öne çıktı. Doğu Akdeniz'deki enerji arayışları, Münhasır Ekonomik Bölge ilanları ve Fransız-Britanya-Alman şirketlerinin tutumu, bölgesel dengelerin ne kadar iç içe geçtiğini gösteriyor.

Karabağ Savaşı'nda Türkiye'nin Azerbaycan'a açık desteği, Moskova ile ilişkileri farklı bir teste tabi tuttu. Savaş sonrasında Moskova'nın bölgeye konuşlandırdığı Rus barış güçleri, Türkiye ile Rusya'nın Kafkasya'daki sınırlı işbirliğinin sembolü haline geldi. Ukrayna Savaşı ise Karadeniz güvenliği ve tahıl koridoru gibi konularda iki ülkeyi karşı karşıya getirirken, diğer başlıklarda sessiz bir anlayışın sürmesine yol açtı.

Enerji koridoru ve ekonomik denge

Türkiye, Rus gazını Avrupa'ya taşıyan TürkAkım boru hattının yanı sıra, TANAP aracılığıyla Hazar gazını Anadolu üzerinden batıya ulaştıran stratejik bir kavşak noktası. Bu konum, ülkeyi hem Rusya hem de AB için vazgeçilmez kılıyor. Ancak bu vazgeçilmezlik, bağımlılık riskini de beraberinde getiriyor; Moskova'nın gazı silah olarak kullanabileceği endişesi, Avrupa'da yıllardır tartışılıyor.

Akkuyu Nükleer Santrali projesi, Rosatom tarafından inşa edilen ve işletilecek olan tesis, enerji alanındaki Rus etkisinin en kalıcı boyutunu oluşturuyor. AB'nin nükleer enerjiye olan mesafeli tavrı göz önüne alındığında, bu projenin Türkiye'nin Rusya ile olan bağı derinleştirdiği açık. Öte yandan yenilenebilir enerji kaynakları, LNG terminalleri ve Hazar gazı alternatifleri, bu bağımlılığı azaltma yönünde atılan adımlar arasında.

Ticari ilişkilerde de benzer bir çeşitlilik göze çarpıyor. Rusya'ya yapılan tarım ürünleri ihracatı, inşaat projeleri ve turizm gelirleri önemli bir kalem. AB ile olan ticaret ise çok daha büyük bir hacme sahip olmakla birlikte, son yıllarda artan ticaret uyuşmazlıkları ve Gümrük Birliği'nin güncelliğini yitirmiş yapısı sorun teşkil ediyor. Bu iki kanaldan hangisinin dengeleyici bir unsur olduğu, sık sık yaşanan krizlerle test ediliyor.

Karşılaştırma ölçütü Rusya Federasyonu Avrupa Birliği
Enerji işbirliği Yüksek (TürkAkım, Akkuyu, doğalgaz) Düşük-orta (Hazar gazı, Nabucco hayal)
Ticaret hacmi 60-70 milyar dolar bandı 180-200 milyar dolar bandı
Savunma ilişkisi S-400 alımı, ortak projeler Ortak projeler kısıtlı, F-35 ambargosu
Siyasi yakınlık Pragmatik ve değişken Değer odaklı, Kıbrıs engeli
Vize ve mobilite Vizesiz seyahat kolaylığı Uzun vize süreçleri
Bölgesel ortaklık Suriye, Kafkasya, Karadeniz Akdeniz, Batı Balkanlar

Çok kutuplu dünyada stratejik otonomi arayışı

Türkiye'nin son yıllarda sıkça vurguladığı stratejik otonomi kavramı, NATO içinde kalırken bağımsız bir savunma ve dış politika hattı izleme çabasını ifade ediyor. Bu yaklaşım, ABD ile F-16 krizleri, Yunanistan ile yaşanan gerilimler ve Doğu Akdeniz'deki çatışmalar sırasında belirgin biçimde öne çıktı. Aynı zamanda Şangay İşbirliği Örgütü ile diyalog, BRICS+ üyelik talepleri ve Körfez ülkeleriyle derinleşen ilişkiler, çok kutuplu arayışın somut yansımaları.

Batı ittifak sisteminden tamamen kopma niyetinde olmayan Ankara, ancak bu sistem içinde başı dik kalmanın yollarını arıyor. Avrupa Birliği ile üyelik perspektifi belirsizliğini korurken, ABD ile müttefiklik ilişkisi dalgalı bir seyir izliyor. Rusya ise hem enerji ortağı hem de bölgesel rakiplerden biri olarak ikili bir kategoride değerlendiriliyor. Bu çerçevede Türkiye'nin başarısı, tek bir kutba angaje olmadan her iki taraftan da fayda sağlayabilmesine bağlı görünüyor.

Önümüzdeki dönemde üç ana senaryo öne çıkıyor: AB sürecinin canlandırılması, Rusya eksenli bir derinleşme veya mevcut çok yönlü dengenin sürdürülmesi. Mevcut eğilimler, son seçeneğin ağırlık kazandığını gösteriyor. Ancak bu senaryonun sürdürülebilirliği, bölgesel krizlerin şiddetine, ekonomik kırılganlıklara ve iç politikadaki tutarlılığa bağlı. imza kampanyalari aracılığıyla dile getirilen bağımsız dış politika talepleri, bu konudaki toplumsal hassasiyetin canlı bir göstergesi.

Türkiye'nin Rusya ve AB arasındaki dengesini sürdürebilmesi, her şeyden önce kendi iç tutarlılığına ve milli çıkarlarını net biçimde tanımlayabilmesine bağlı. Bu süreçte diplomasinin en küçük detayına kadar dikkat edilmesi, kısa vadeli kazanımların uzun vadeli stratejilerin önüne geçmemesi gerekiyor. Her iki tarafa da eşit mesafede durabilen, kendi ekseninde dönen bir Türkiye, bölgesel barış ve ulusal çıkarlar açısından en sağlıklı sonucu üretecektir.